8 Şubat 2010 Pazartesi

Adam

Bölük bir şehrin ilçeleri arasında nakış dokuyan bir dolmuşta gördüm adamı. O an, hüzün denen bir şey varsa dedim, bu adamın çömezce kırlaşmaya başlayan saçlarına yapışmıştır. Omuzlarına oturanın ismi daha konmamıştı belli ki. Buğulanmış camda tel tel izler bırakan yine bu çömez kırlıktır. Kar değildi belki dışarısı ama kıştı. Kışlıktı adam. İleride, omuzlarına oturanın bu kışlık olduğunu söyleyebilirdi. Ama söylemesede farketmezdi bir şey o şey olmak için adlandırılmayı.

Şehirlerarası otogar terminaline vardığımızda otogarın bu adam gibilerle dolu olduğunu gördüm. Bense, sadece onu görmüş, gözümü ondan ayırmadan, tezek kokulu dolmuşun, sedef kristalleşen camlarından dışarı bakmaktansa onu izlemiştim tüm yol. Belki hayatında ilk defa bir kadın, üstelik bu kadar güzel, ona bu denli dikkatle bakmıştı, annesinden sonra. Gözleri dolu dolu. Belki hayatında ilk defa biri onun için gözlerini yaşartmıştı, annesinin doğumundan sonraki ilk birkaç dakikasını saymazsak. Ve bu gözlerini yaşartan kadın, otobüste onun arkasında oturan alalade biriydi o an. İstese o adamın hayatına girer, onun hayatını şu 'cennet' dedikleri yere çevirebilirdi. Bu, elbette iyi bir temenniydi. Eşref saatime denk düşen adam oralet içilen bir otogar restoranında yazıya döküldüğünü bilmeden kimbilir nerede üstünden süveterini, ve üstüne havayla ağırlaşıp çöken hüznü çıkarıyordu. Hamama alınan padişahın çıkan kirleriyle yok olması gibi, üstünden çıkardığı hüznüyle kendini sandalyenin başına attı adam, kayboldu. Oralet bitti. Turuncusu yerleri süpüren başka bir adamın zeytin tenekesinden bozma kovasına süpürüldü. Başımı kaldırıp sevgilime baktım, anlamıyordu. Olağandı. ''Kalkalım mı?''



ı.ö.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder